Barış Politikaları

Ortadoğu’da  yaşanan şiddet dolu görüntülerini izledikçe barış kavramının ne denli önemli olduğunu ister istemez bir kez daha hatırlıyoruz. Toplumlar ve bireyleri bir arada ve saygı kuralları içerisinde yaşatmanın yegane dayanağı bu kavramla olabiliyor. Barış kavramı salt karşı tarafla uzlaşma anlamından öte birbirini hazmetme, diğerinin  varlığını kabul etme ve kendi için hak gördüğünü karşı taraf için de görme anlamlarını da kapsıyor aslında. Dolayısıyla bu kavrama çok geniş bir çerçeve ile yaklaşmak gerekiyor.

Görece barış ortamı içerisinde yaşadığına şahit olduğumuz Avrupa ülkeleri kuşkusuz bu stabil ortama bir çok kavga ve gürültünün ardından gelmiştir. Yüzyıl süren savaşlar, etnik ve mezhepsel çatışmaların ardından. Hatta günümüzde bile bir çok Avrupa ülkelerinde Protestan ve Katolik mezhepsel gerilimin varlığı söz konusu. Görüldüğü gibi yaşanan savaşlar ve geçen yüzyıllara karşın halen gerilim kalıntılarının devam ediyor olması söz konusu.  Bu gerilim “tortularına” rağmen Avrupa toplumu yaratmış olduğu değerler sistemi ile  barış dengesini belli bir terazide tutabiliyor. Bu durumda bu dengeyi sağlayan atmosferi iyice incelemek lazım.

Aslında bu dengelenmiş sistemi analiz ederken sadece empati değerleri ile yoğrulmuş yapıları ele almak yeterli. Bu sistemde kısacası “kendin için ne istiyorsan, karşı taraf için bunun hak olabileceğini ilke olarak kabul edeceksin”  görüşü vardır. İşte günümüz dünyasında bu düşüncenin varlığında bencilce bir durum söz konusu.   Bunu Ortadoğu için daha yoğun düşünebiliriz. Bu düşüncede kendini efendi karşı tarafı enayi sanan bir felsefe de var. Bu felsefe tek başına büyük bir kaosu yaratan çok tehlikeli bir dışavurum.

Barışı engelleyen bencilce duyguların oluşumunda elbette tarihsel, kültürel ve yaşanmış deneyimlerin rolü oldukça fazla. Toplumların kültürleri de örneğin barışçıl bir yapıya uzak olabiliyor. Ancak bunun da ötesindeki en büyük neden aslında siyasal sistemlerle ilgili bir durum. Siyasal sistemler içlerindeki gerici çarklar ile yılların verdiği bir enerji ile son derecek devasa bir barış karşıtı hava oluşturabiliyorlar. Nitekim toplumları bekleyen en büyük tehlike ve şansızlık bu olsa gerek. Bu durum toplumlar için acı bir tarihsel hata sürecidir. Dikkat ederseniz tarihsel süreç dedim. Çünkü bu insanlık dışı ve barış karşıtı sürecin belli bir süreci vardır. Sonu olmayan bir yol. Ve nihayetinde toplumların uzlaştığı bir süreç geleceği bir son kertedir.

Peki bu uzlaşı noktasını yakalamak ve empati ile donanmış bir atmosfer nasıl yakalanabilir ? Aslında bu sorunun cevabı zor değil. Çünkü yaradılış gereği insan oğlu her zaman uzlaşmaya meyilli ve insanı duyguları üstün bir yapıya sahiptir. İşte böyle bir potansiyelin varlığı karşısında yazı, söz ve mesajlar ile aydınlatılacak toplumu barış ve uzlaşma noktasına götürmek son derece basit. Bu basitliğin sebebi de günümüz siyasal sistemlerinde toplumun yasal erkleri seçimler mekanizması ile temsilcilerin yetki alanlarına vermesi ile oluşmuştur.

Üstelik bu temsil erki gün geçtikçe büyüyen insan nüfus kitleleri ile birlikte daha stratejik bir anlam da taşımaya başladı.